Hikaye Nedir, Özellikleri ve Çeşitleri

2011-02-02 22:28:00

Tanım: Önemli farklılıkları olmakla birlikte "küçük roman" şeklinde tanımlanabilir. Ancak yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan türe hikâye denir.   Tarihi Gelişimi: Millî kültürümüzün önemli parçalarından "Dede Korkut Hikâyeleri", "destanlar" ve "halk masalları"nı saymazsak, Avrupaî tarzda ilk hikâyeler, Tanzimat Edebiyatı döneminde görülür. İlk hikâye kitabı, Emin Nihat'ın "Müsameretnâme"sidir. Bu kitapta toplanan hikâyelerin kuruluşu, işlenişi "Binbir Gece Masalları" na benzer. İlk Çağ Anadolu'sunda masal, ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan'da "Binbir Gece Masalları" sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça'dan yapılan çevirilerle Avrupa'ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır. Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan yazar Boccacio'dur. XVI. Yüzyılda yazdığı "Decameron" adlı eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans'ın etkisiyle de XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur. Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyılda "Dede Korkut Hikâyeleri" ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır. XIX. yüzyılda Tanzimat'la gelen yeniliklerle birlikte batılı anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi "Letaif-i Rivayet ( söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş; "Kıssadan Hiss... Devamı

Hikaye(öykü) çeşitleri

2011-02-02 00:06:00

1.Maupassant(Mopasan) Tarzı Hikaye: Olay hikayesi. Kurucusu Fransız yazar Guy Dö Maupassant'dır. Olay ağırlıklı hikayedir ve çarpıcı bir sonla biter. 2.Çehov Tarzı Hikaye: Durum Hikayesi. Kurucusu Rus yazar Anton Çehov'dur. Olaydan çok belli bir zaman kesitini ele alır. Kişilerin iç dünyası öne çıkar ve hikayede olay sonlandırılmaz.   3.Modern Hikaye: Sıradışı bir yaklaşımla ele alanın konular farklı bakış açılarıyla zenginleştirilerek verilir. Devamı

Samipaşazade Sezai Sergüzeşt Özeti

2011-01-31 12:52:00

KİTABIN ADI : Sergüzeşt YAZARI : Samipaşazade Sezai YAYIN EVİ ADRESİ : Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları/Ankara BASIM YILI : 1984 KİTABIN KONUSU Romanın konusu bir esir kızın hayatını,çektiği acıları anlatmaktadır. KİTABIN ÖZETİ Dilber yaşadığı hayattan kurtulmak için evinden kaçar.Bir tüccarın eline düşer ve tüccar kızı esir pazarında memura satar.Memur ailesi de kendilerine yük olduğu gerekçesiyle esirciye satarlar. Esirci Dilber’in güzelliğini keşfedip besler ve yüksek bir fiyata oğlu için uygun gören bir hanımefendiye satar.   Hanımefendinin oğlu Celal Bey Avrupa görmüş ressamdır. Kızdan hoşlandığı ve de onun esiri olduğundan, sık sık çeşitli kıyafetlere sokarak, ustasından öğrendiği şekilde tasvirlerini yapmaya başlar. Bütün bunlar kıza zulüm gibi gelir, dayanamayıp ağlamaya başlar. Celal Bey Dilberle evlenmek ister ancak işin içine aile bağları girer.Bunun farkına varan annesi Dilber’i esirciye sattırır. Celal bunu duyduğu zaman yataklara düşer ve bir daha kendine gelemez. Annesi yaptığı yanlışın farkına varır fakat artık çok geçtir.   Bu arada Dilber Mısırlı bir tüccara satılmıştır. Saray gibi bir yerin harem bölümünde diğer kızlarla yaşamaya başlamıştır. Haremağası Cevher Ağa’da Dilber’i kızı gibi sevmiştir. İstanbul’a göndermeyi istemektedir. Dilber’i kaçırmak için dışarıdan merdiven dayayarak Dilber’i indirir. Ama kendisi ihtiyar olduğundan ve heyecanın da etkisiyle düşer ve ölür.Ne yapacağını şaşıran esir kız, çaresizlik içinde kendisini Nil nehrine atar ve hayatına son verir. KİTABIN ANA FİKRİ Hiçbir zaman intiharı son çare olarak görmemeliyiz.Adaletin elbet birgün tecelli edeceğini unutmamalıyız. KİTAPTAKİ ... Devamı

Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatı, edebi kişiliği, eserleri

2011-01-31 12:48:00

Güçlü ifade yeteneğiyle adını, Cumhuriyet Dönemi şairleri arasına yazdırmış ünlü yazar, çevirmen.   Asıl adı Hüseyin Cahit olan Tarancı, 4-ekim 1910’da, Diyarbakır’ın, Camii Kebir Mahallesi’nde dünyaya geldi.   İlkokulu Diyarbakır’da bitirip, ortaokulu İstanbul’da Saint Joseph’te okumasının ardından, liseyi okumak için Galatasaray’a geçen Tarancı, sonradan yakın dost olacağı Ziya Osman Saba ile bu okulda tanıştı. Mülkiye Mektebi’nde başladığı, ancak başarı gösteremediği yüksek öğrenimini, o sırada Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmaya başlayan hikayelerinden kazandığı parayla Paris’te, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamlamak istemesine rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı.   Askerliğini yaptıktan sonra, Anadolu Ajansı ve Çalışma Bakanlığı’nda çevirmen olarak çalışan Tarancı, Baudelaire’in eserlerini de çevirmiştir.   Aralık 1954’te ağır bir akciğer hastalığına yakalanan ve tedavisi Türkiye’de yapılamayacağı için viyana’ya giden Cahit Sıtkı Tarancı, 13-ekim 1956’da, burada vefatının ardından, ankara’ya getirilerek, toprağa verildi.   Tarancı ölümünden sonra, 1957’de, Varlık Dergisi tarafından düzenlenen bir ankette, en beğenilen yazar seçilmiştir.   Edebi Kişiliği:   Edebiyat dünyasında ilk defa, 1930 yıllında dikkatleri üzerinde çeken Tarancı’nın, ilk şiiri Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlandı. Cumhuriyet döneminin önemli şairlerinden olan Tarancı, şiir yazmaya, lise yıllarında başladı. Batı’nın etkisinde kalan şairlerimizden olan Tarancı’nın, şiirinde Divan Edebiyatın... Devamı

Keloğlan'ın Hayatı

2011-01-30 15:01:00

Keloğlan bir masal kahramanıdır. Başlan­gıçta beceriksiz, tembel biri gibi gözükürken olayların gelişmesiyle kurnaz, cesur ve bece­rikli olduğu ortaya çıkar ve sonunda mutlulu­ğa ulaşır. Bu masal kahramanının başından geçen olayları konu edinen masallara da “Keloğlan Masalları” adı verilir.   Keloğlan yalnız Türk masallarında değil Arap ülkeleri, İran, Kafkasya, Orta Asya, Rus ve Batı Avrupa masallarında da karşımı­za çıkar. Adları, kişilikleri, görünüşleri farklı olmakla birlikte bu masal kahramanlarının birbirine benzeyen yanları olduğu görülür. Her ülkenin kendine özgü bir “Keloğlan”ı vardır. Dünya masalları konusunda karşılaş­tırmalı çalışmalar yapan araştırmacılar Keloğ­lan tipinin özellikleri üzerinde de durmuş­lardır.   Türk masallarında Keloğlan, yaşlı annesiy­le birlikte yaşayan öksüz ve yoksul bir deli­kanlıdır. Birçok masalda anlatılan şehzadele­re, üstün nitelikli kimselere benzemez. Yok­sulluğunu ve kimsesizliğini kurnazlığı, yar­dımseverliği ya da cesaretiyle unutturur. Baş­langıçta miskin miskin oturan, annesinin zoruyla istemeye istemeye iş tutan, aptallığı ve unutkanlığı yüzünden yaptığı işi eline yüzüne bulaştıran biridir. Beklenmedik bir anda, güç durumda kalmış bir insan ya da hayvana yardım ettiği için onlardaki olağanüstü güçle­rin desteği ile talihi döner. Keloğlan’ın yazgısı kıyıcı, acımasız, haksızlık yapmayı huy edin­miş kimseler karşısında kurnaz ve akıllıca davranışlarıyla da değişebilir. Her iki durum­da da Keloğlan sonuçta varlıklı, güçlü bir insan olur ve annesiyle birlikte mutlu bir yaşama kavuşur. Bu yönüyle Keloğlan tipi ve Keloğlan masalları halkın yoksu... Devamı

Düşünceyi geliştirme yolları

2011-01-30 14:51:00

1.KARŞILAŞTIRMA: İki kavram, varlık veya olayın benzer ya da farklı yönleriyle ortaya konmasıdır. Genellikle“oysa, ise, daha, en” gibi ifadeler kullanılır. ÖR: Edebiyat tarihçisi bir eserin değerini saptarken belgelere dayanarak onun  halk arasında yüzyıllarca nasıl tutunduğunu nedenleri ve sonuçlarıyla anlamaya çalışır. Oysa eleştirmen, doğrudan doğruya  kendisinin o eserden ne aldığı duygulanma  payını, kişisel beğeni ve kanısını eleştiriye katmadan elinden geldiğince nesnel bir biçimde düşünmek zorundadır.   ÖR 2: Betimlemede anlatıcı gördüklerini sözcüklerin yardımıyla okuyucuya tanıtır, görünür hale getirmeye çalışır. Öykülemede ise betimlemedeki cansız varlık ve nesnelere eylem kazandırmak vardır. Yalnız nesneler görünür hale getirilmekle yetinilmez; insanlar, eşyalar olayın içinde yer alır.   ÖR 3. Günlük de anı gibi bir kişinin yaşamından beslenen yazı türüdür. Anılardan ayrılan yanı, günlüklerin yaşarken yazılmış olmasıdır. Günlüklerin bakış açısı; şimdiki zamana, biraz da gelecek zamana dökülür. Oysa anıları yazanlar, gözlerini geçmişe çevirirler.   2. TANIMLAMA: Bir kavramın veya varlığın ne olduğunu bildiren cümlelerdir. “Bu nedir?” sorusuna cevap verir ve genellikle “…dir, … denir” gibi ifadeler bulunur.   ÖR: Şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır.   ÖR: İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araçtır dil. Dil olmadan insanların birbirleriyle iletişim kurmaları çok zordur. Dil; sözcüklerden, söz öbeklerinden oluşan canlı bir varlıktır. Sözcükler, dilin anlamlı en küçük parçasıdır. Bu yüzden dilde... Devamı

Hozan Beşir Gelmiş Bahar Geçmiş Yazlar Neyleyim Türkçe - Kürtçe

2011-01-24 18:12:00

Gelmiş bahar gecmiş yazlar neyleyim  Dinleyin derdimi daglar söyleyim  O yardan bir haber verin öleyim  Vallah vallah öleyim billah billah öleyim Hat havina gunde me le wexta reza min got şexe digot le le di nav peza Ez e te bırevinim le şevda reza Were were le dilbere were were Le esmere were were  Halim cok perişan bagrım yaralı  Şu dünyada bir yar sevdim el aldı  Konuşacak bir tek dostum kalmadı  Vallah vallah kalmadı billah billah kalmadı Vallah vallah Toplayacak bir tek gülüm kalmadı Devamı

Evliya Çelebi - Seyahatname Özeti, Hakkında Bilgiler

2011-01-23 07:30:00

Yazarın Adı:Evliya Çelebi Evliya Çelebi 50 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez, araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname’nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi’nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür.   Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir marifet ürünü sayılır, ağdalı bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır. Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Bu özellik anlatılan hikayelerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur.   Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdeş zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır. Seyahatname’de, yazarın gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabi... Devamı

Fuzuli Su Kasidesi ve Açıklaması

2011-01-21 22:36:00

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su (Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.) Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su (Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..) Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su (Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.) Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su (Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.) Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su (Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.) Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su (Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki t&... Devamı

Fuzuli'nin Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

2011-01-22 18:25:00

(1480-1556) Divan edebiyatının en büyük şairidir. Fuzuli'nin asıl adı Mehmet'tir. Ailesi göçebe hayatı bırakıp günümüzdeki Irak bölgesine yerleşmiş olan Oğuzların Bayat boylarındandır. Irak'ta Kerbelâ'da doğdu, öğrenimini Bağdat'ta gördü. Gençliği, Safevi Türk İmparatorluğu'nun parlak dönemine rastlar.  Kanuni Süleyman 1534'te Bağdat'ı fethettiği zaman padişaha kaside yazıp sunduğu gibi, veziriazam Damat İbrahim Paşa, vezir Rüstem Paşa, nişancı Celâlzade Mustafa Çelebi gibi devlet ileri gelenlerine de kasideler yazdı. Kanuni, şaire günde 9 akçe aylık bağladı. Fuzuli'nin bu aylığı alamaması üzerine nişancı Celâlzade Çelebi'ye yazdığı mektup Şikâyetname adıyla ün kazandı. Edebi Kişiliği Fuzuli'nin divan edebiyatı üzerindeki etkisi büyüktür. Şiirlerini Azeri şivesiyle yazmasına karşın bütün Türk milletince sevilen ve benimsenen bir şairdir. Üslûbu, edası ve temaları gerek klasik divan şairlerince, gerek halk şairlerince günümüze kadar taklit edilmiştir. Dili sade olan şiirleri halk arasında da yayılmıştır. Türkçe, Farsça ve Arapça olmak üzere üç divanı vardır. O zamanın sanat ve bilim dili Arapça ve Farsça olmasına rağmen Türkçe ile de mükemmel şiir söylenebileceğini öne sürmüş ve bunu kanıtlamıştır. Eserleri Fuzuli sadece şairliğiyle değil, yapıtlarının çokluğuyla da meşhurdur. Üç divanından başka başta Leylâ ve Mecnun olmak üzere birçok eseri vardır.  Leylâ ve Mecnun: Türkçe divanı kadar ünlüdür. Bir Arap emirinin kızı Leylâ ile ona âşık olan bir Arap gencinin başından geçenleri anlatır. Mesnevi... Devamı

Attila İlhan - Ben Sana Mecburum

2011-01-19 16:42:00

ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum ağaçlar sonbahara hazırlanıyor bu şehir o eski istanbul mudur karanlıkta bulutlar parçalanıyor sokak lambaları birden yanıyor kaldırımlarda yağmur kokusu ben sana mecburum sen yoksun sevmek kimi zaman rezilce korkuludur insan bir akşam üstü ansızın yorulur tutsak ustura ağzında yaşamaktan kimi zaman ellerini kırar tutkusu birkaç hayat çıkarır yaşamasından hangi kapıyı çalsa kimi zaman arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor eski zamanlardan bir cuma çalıyor durup köşe başında deliksiz dinlesem sana kullanılmamış bir gök getirsem haftalar ellerimde ufalanıyor ne yapsam ne tutsam nereye gitsem ben sana mecburum sen yoksun belki haziran'da mavi benekli çocuksun ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor belki körsün kırılmışsın telâş içindesin kötü rüzgâr saçlarını götürüyor ne vakit bir yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden ne vakit bir yaşamak düşünsem sus deyip adınla başlıyorum içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin hayır başka türlü olmayacak ben sana mecburum bilemezsin ... Devamı

İmge nedir, açıklamalı imge örnekleri

2011-01-20 02:33:00

İçerik şuraya taşındı. Tıklayın. http://esozluk.net/imge-nedir-aciklamali-imge-ornekleri/ Devamı

Evliya Çelebi Hayatı, Eserleri, Seyahatnamesi

2011-01-19 10:20:00

Evliya Çelebi (1611, kütahya – 1682 ?, Mısır), Türk gezgin ve yazar. Asıl adı Mehmet’tir. Hayatı Pirinç levhalar üzerine oyma işleyen bir sanatçı olan Derviş Mehmet Zili‘nin oğlu olarak dünyaya geldi. Ayasofya hafızı, sonra IV. Murat’ın muhasebe ve sohbetçisi ve nihayet sipahi olan Mehmet, seyahat hevesine kapılarak bir seyyah-ı alem olmuştur. 1672 yılına kadar pekçok yerlere seyahat etmiştir. Kanunî‘nin Zigetvar Seferinde, önemli hizmetleri olan babasının, çevresindeki kişilerin serüvenlerini hikaye ettikleri aile sohbetlerinde bulunan Evliya Çelebi, dünyayı gezip görme merak ve isteği duydu. 20 yaşındayken İstanbul içinde gezerek gördüklerini kaleme aldı. Enderûn’a girerek burada dört yıl yetişti ve sipahi oldu. Sultan Dördüncü Murad’ın Revan Seferinden sonra saraya girdi. Sadrazam Melek Ahmet Paşa Evliya Çelebi’nin dayısıdır. Ancak kısa bir süre sonra saraydan ayrılarak ilk seyahati olan Bursa yolculuğuna çıktı. Ardından İzmit, Trabzon ve Girit yolculuklarına çıkan Evliya Çelebi, 50 yıl boyunca Avusturya, Hicaz, Mısır, Sudan, Habeşistan, Dağıstan gibi ülkeleri dolaştı.60 yaşlarına gelince son görevini yapmak için Hacca gitti.En son gezisi ise Mısır’dır. Seyahatname Bu gezilerinde önemli mektuplar götürmek ya da savaşa katılmak gibi çeşitli hizmetlerde bulundu. Gördüklerini ve gözlemlerini Seyahatname eserinde tarih ve yer belirterek yazdı. Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı deyimler çokça kullanılmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde gezip gör... Devamı

Osmancık romanının özeti - Tarık Buğra

2011-01-13 23:45:00

Osmancık Yazar:Tarık Buğra Ötüken Kitabevi – İstanbul – 2004 ROMANIN ÖZETİ: Osman Gazi Hân, ölüm döşeğinde; Allah’tan mehil istiyor, Bursa’nın fetih müjdesini alabilmek için. O, tâ bahardan badem ağaçlarının çiçeğe durduğu günden seçmiştir ölümü: “Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şu gümüşlü kubbenin altına koy!” Osman gazi’nin, oğlu Orhan Beğ’ e vasiyetidir bu. Bu, O’nun soy sop ülküsü yaptığı rüyasının gerçekleşmesi demektir. Ancak, o zaman gülümseyerek “hoş geldin, hoşnutluk getirdin” diyebilecektir ölüme. Son göçe, tek başına çıkılan yolculuğa hazırlanan Osman Gazi Hân, şimdi, hayatı boyunca dinlediklerini, gördüklerini, deliliklerini, durulup arınışını, büyük yörüngeye oturuşunu; yerleri, halleri, kişileri ve büyük ülküsünün adım adım gerçekleşmesini hatırlamamaktadır. O, şimdi Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağıdır: Osmancık’ın çocukluğu, herhangi bir çocukluktan farksızdır. Gençliği de öyle… Ele avuca sığmaz; nerede çalgı, orada kalgı günleri. Gücünün, kuvvetinin sahibi değildir; aksine gücü kuvveti, onun sahibidir. Kılıçta ve yayda üstünleştikçe değil meydan okumaya, bir yan bakışa bile katlanamaz olur. Gururu için yaşamaktadır. Babası Ertuğrul Beğ, bir müddet Osmancık’ı takip eder, öğütler verir. Fakat sonradan onu kendi haline bırakır. Öteki oğlu Gündüz Beğ’ e önem vermeğe başlar. Osmancık, ağasını kıskanacak yerde rahatlamış ve mutlu olmuştur. Azâd edilmiş sayar kendini ve keyfince yaşamaya başlar. Tâ ki Şeyh... Devamı

Ödev Ödev